İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Cengizhan Koçyiğit | İçten ve Cesur : “Cemal Sürey(y)a ve Papirüs”

Bazı edebiyatçılar bazı şeylerle özdeşleşir. Bu bazen bir kitap bazen bir dergi bazen ise bir çakmak veya bir pipodur. Cemal Süreya ise Papirüs ile özdeşleşmiştir. Süreya, içtenliğini ve cesurluğunu şiirlerinde mektuplarında yazılarında göstermekle kalmayıp bu durumu Papirüsle somut olarak göstermiştir. Papirüs üç farklı dönem de çıkar (1960/1966-1970/1980). Çıktığı her dönemde büyük bir ekonomik yükle karşılaşır. Bununla ilgili en bilinen hikâyelerin başında Doğan Hızlan’ın da anlattığı. Chevrolet hikâyesidir. Paris’ten dönen Süreya, biriktirdiği paralarla Chevrolet marka bir araba almıştır. Fakat bu arabayı gümrükten çekecek parası yoktur. Bir arkadaşından parayı bulup arabayı çeker Süreya. Şimdi önünde iki seçeneği vardır. Ya ev alacak ya da istediği gibi dergi çıkaracaktır. İkinci seçeneği seçer ve Papirüs’ü çıkarır. Günümüzden baktığımız zaman bu durumu ilginç ve inanılması güç karşılasak da Süreya, bize asıl olan şeyin edebiyat olacağının sinyallerini içten ve cesur bir şekilde gösterir. Etraftaki tüm dostları da onun kadar cesur ve içtendirler. Derginin ekonomik bunalımları bununla bitmez çünkü ve yeni bir bunalıma girilir. Durum Tomris Uyar’ın ”Papirüs’teki Günler” yazısında şöyle anlatılır. “Cansever, yazıhaneye serdiğimiz küçük halının çok değerli olduğunu belirtince, onu hemen gözden çıkardık. Ve küçük halı sanırım Edip Cansever’in engin antikacılık bilgisi (!) yüzünden, ettiğinden oldukça yüklü bir fiyata alındı ortağı Mösyö Jak tarafından. Halı temizlendi, biz de tertemiz iki Papirüs’e daha sahip olduk.” Ekonomik sıkıntılar bir türlü bitmemektedir ve bu bir avuç edebiyat insanı hala direnmektedir. İkinci bunalım ise yine aynı yazıda şöyle ortaya konur. “İkinci bunalımda, evi boşaltıp anneannemin evindeki bir odaya yerleştik; kiradan kurtulmuştuk. Tüm bu yokluklar bu insanların bir şeyler üretmesine engel olmaz ve Papirüs dönemin en önemli dergileri arasında yerini yer alır. Dergide yalnızca ikinci yeni şairleri yoktur. (Haldun Taner, Necati Cumalı, Leyla Erbil…) . Dergi genel taslağının yanı sıra özel sayılar olarak da çıktı. Orhan Veli Sayısı ( 8. Sayı ), Nazım Hikmet Sayısı ( 16. Sayı ), Çekoslovakya’da Entelektüel Hayat (27. Sayı ),İkinci Yeni Antolojisi (41. Sayı ),Son iki sayı ise ( 46 – 47 ) Otobiyografiler adı altında birleşik çıkmıştır. En sonunda dergi 1970 yılında kapanmıştır. Papirüs ikinci yenicilerin bir buluşma mekânı olarak edebiyatımızda önemli bir yer edinmiş. Yalnızca bununla kalmayıp Türk Edebiyatı’nın önemli bir külliyatı olmuştur. Cemal Süreya’nın deyimiyle “Edebiyatın nabzı dergilerde atar”dı. Bu düşünce hiçbir zaman değişmedi.
Yazın dünyasındaki içtenliği ve cesurluğuna geçmeden önce onu kısa bir hatırlamak gerekir. Edebiyatımızın en önemli şairlerinden olan Cemal Süreya gerçek adıyla Cemalettin Seber 1931’de Erzincan’da dünyaya gelir. Altılı yedili yaşlarında ailesiyle birlikte sürgün edilir Cemalettin, annesini o yaşlarda kaybeder. O hem göçebe hem annesiz hem parasız yatılıdır artık. Yaşam mücadelesini hiç bırakmaz. 1954 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye ve İktisat bölümünü bitirir. Müfettişlik ve müşavirlik görevlerinden bulunur. 1982’ de emekli olur Seber. Bu sırada edebiyatla da gayet içli dışlıdır. Ağustos 1960’da Papirüs dergisini çıkartır. 1978’de Kültür Bakanlığı’nda Kültür Yayınları Danışma Kurulu üyesi olarak da görev yapar. Bunun yanında çevirmenlik ve birçok dergide şiir ve yazı karalar Süreya. Süreya’nın ilk şiiri Ocak 1953’te Mülkiye Dergisinde yayınlanan “şarksı-beyaz”dır.
Özetle böyle bir yaşamı sürdürmüş olan Süreya şiir ve diğer yazılarında içtenliği ve normal zamanlar da başkalarından duyduğumuzda çekineceğimiz şeyleri bile şiire sokup onları sanata çevirmesiyle geniş bir okuyucu kitlesine seslenir. O, Orhan Veli’nin şiire elma yedirdiğini söyler ve aslında ondan çok beslendiğini dile getirir. Bu doğru sayılabilir çünkü Orhan Veli ve Cemal Süreya birbirini yıkan değil birbirinin devamı gibidir. Temel unsurlar ise şiirlerindeki içtenlik ve cesur ifadelerdir. Buna ufak bir örnek vermek gerekirse:

“En büyük telif hakkını ilk okuduğun kitaptan aldın, Kan Kalesi.
Ama Doğu Perinçek kimin şiiriyle tavladı Şule’yi
Kim serbest bıraktı yasaklanmış Emmanuel filmini
Göz kırpma hakkını bile yitirmiş başbakan
Tenis oynayanı getirdi takunyalı
Bizim ilişkimiz ne bileyim belki de hayatı
Sürdürme ilişkisi
Sadece bu mu?
1 Mayıs bir de ramazana rastladı iyi mi?
Müslüman işçiler namazdan sonra bağırdılar”
Cemal Süreya (Övünme)
“İstanbul’da, Boğaziçi’nde,
Bir fakir Orhan Veli’yim;
Veli’nin oğluyum,
Târifsiz kederler içinde.
Urumelihisarı’na oturmuşum;
Oturmuş da bir türkü tutturmuştum:
“İstanbul’un mermer taşları;
Başıma da konuyor, konuyor aman, martı kuşları;
Gözlerimden boşanır hicran yaşları;
Edalı’m,
Senin yüzünden bu hâlim.”
“İstanbul’un orta yeri sinama;
Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama;
El konuşur, sevişirmiş; bana ne?
Sevdalı’m,
Boynuna vebâlim!”
İstanbul’da, Boğaziçi’ndeyim;
Bir fakir Orhan Veli;
Veli’nin oğlu;
Târifsiz kederler içindeyim.”
Orhan Veli (İstanbul Türküsü)

Yukarıdaki iki şiire baktığımız da aslında yaşamlarından kesitleri görüyoruz ve bunları anlatırlarken aslında iki şairinde içtenlikle yaptığını şiiri anlamak için aslında arkasında bir zemine ihtiyaç duyulduğunu hissediyoruz.
Bu konu ayrı bir başlık altında incelendiğinde daha derin bilgilerle doğruluğu sağlamlaştırabilir. Cemal Süreya’nın içtenliğine ve cesurluğuna gelecek olursak. Süreya şiirinde ve diğer yazılarında hep kapalı sessiz sakin biri olmuştur. Aslında kişiliği şiirine yansımıştır fakat o kişilikteki sözünü esirgememe ve korkmadan ifade etme şiirinin en önemli noktasını oluşturur. Ve Cemal Süreya bunu şiirine, mektuplarına, düzyazılarına yansıtmıştır. O yapmacık bir dil ve üslup yerine ağır görünen, anlaşılması bir zihin süreci gerektiren. Çoğu kişinin günlük hayatta çok gizli şekilde bahsettiği şeylerden bahsetmiştir. Kelime açıkken kelimelerin birleşimi kapalıdır. Cemal Süreya’nın içtenliği ve cesurluğunu örneklerle anlatmaya çalışırsak:
Mektuplardan:
Mektuplarla başlamamız bu türün diğer türler içinde daha samimim daha gizli ve özel olmasıdır. Buradan başlayarak şairin aslında ne kadar günlük dertleri olan geçim sıkıntısı çeken hiçbir şeye duyarsız kalmayan yönünü daha iyi görmüş olacağız ve şairin bunu yaparken zihninde ki edebi kişiliği hiç unutmadığını göreceğiz.
“Birlikte çekilmiş ilk fotoğrafımız bu bizim. Onun için titizlikle sakla. Bundan sonra boyuna çektiririz. Çünkü şeytanın bacağını kırmış olduk böylece. Memo ne yapıyor? İçsel’e mektup yazdın mı? Siyasal ortam boyuna değişiyor. Bugün o son geldiğim günlere göre biraz daha umutlu. Daha doğrusu daha az umutsuz!” Ankara – 11 Mayıs 1972
“çay içecek miyiz? çin! Bir bardakçay çin zencefil zenci fil inci fil filelması” İstanbul – 21 Mart 1969

“Pir Sultan’a girdim. Bir buçuk ay içinde bu araştırmayı bitirmem gerek. İşin üstesinden gelebilirsem güzel bir çalışma ürünü çıkacak ortaya. Madam Bovary’nin parasıyla televizyon, Pir Sultan’ın parasıyla çamaşır makinesi alacağım sana. İkisinin bedeli ikisini almaya yetecek. Seni yaşatacağım. Dalım, çiçeğim. Günlerimiz daha iyi olacak. Çünkü Necati Cumalı’nın dediği gibi,
“Yaşar iyi ve güzel olan.” 17 Temmuz
Mektup örneklerinde görüldüğü gibi Süreya karısına çalıştığı işten gelecek parayla yeni bir çamaşır makinesi alacak kadar içtenlik ve saflık duygusunu barındırır. Üstelik karısı zor bir dönemden geçmektedir. Bu yönüyle baktığımızda da hep bir yılmama görürüz. Fakat bunun yanında mektubunda bile edebi bir üslup vardır. Basiti süsler Cemal Süreya. Bunu hayatının temeline almıştır diyebiliriz. Günler kitabının 29. Gününde Süreya güzel şiiri şöyle tanımlar:
Güzel şiir? Bir yeri güzelse, o şiir güzeldir. Ama geri kalan bölümleri ortalama düzeyi tutturmalı. Zaten öyle olur. O bir kıymık güzelliği yakalayabilen kimse, daha alt düzeye istese de inemez. Bu konuda rastlantı olamaz. Ama aynı şiirde,
Güzel kadın? Güzel kadın biraz başka benim için. Her şeyi güzel olacak, öyleyken bu güzellik ufak bir noktada aksayacak ( burnun çok küçük ya da büyük olması gibi). Yani bir kıymık çirkinlik taşıyacak. 15 Ekim 1984

Görüldüğü gibi Süreya mutlak bir güzelliğin olması ve o güzelliğin çerçevesinde bir ortalamadan bahseder. Ve bunun genellikle böyle olduğunu dile getirir. Cemal Süreya’nın Cesurluğu kısmına gelirsek eğer. Bu kısmı ikiye ayırmamız gerekir. Birincisi erotizmi çağrıştıran ifadeleri kullanması ve bunları yaparken toplumun bunu yadırgamaması sanki herkesin içinde bahsettiğimiz şeylerden bahsediyormuşuz gibi şiirin ve ifadelerinin rahatsızlık yaratmaması diğeri ise siyasi cesurluğu şiirlerinde toplumcu bir yan görülür fakat o yine açıkça söylemek yerine bir bulmaca gibi okuyucunun dizeleri takibini ister. Örnekler vermek gerekirse:
“Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu
İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük
Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde
Memelerin vardı memelerin kahramandı sonra
Sonrası iyilik güzellik.” Aşk Şiiri
“Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden
En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu
kesmemeye
Laleli’den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil” Üvercinka Şiiri

“Kırmızı bir at oluyor soluğum
Yüzümün yanmasından anlıyorum
Yoksuluz gecelerimiz çok kısa
Dörtnala sevişmek lazım.” San Şiiri
Görüldüğü gibi Cemal Süreya erotizmden ve bunu çağrıştıran kelimelerden kaçınmamıştır. Burada göz ardı etmememiz gereken diğer bir husussa alıntılanan pasajların Süreya’nın kıyıda köşede kalmış şiirlerinden değil aksine edebiyat çevreleri tarafından gayet bilinen ürünler olmasıdır. Cemal Süreya’nın toplumcu ya da eleştirel yönünü yansıttığı birkaç şiir örneği ise:

“Beş dil biliyormuş ünlü kişi
Ünlü ve saygıdeğer
Bir de Türkçe öğrense
Altı eder” Yabancı dil şiiri

“Bilginlerimiz sağ olsunlar
Bir vitamin buldular
Çalışınca azıcık;
Yumuşak G vitamini:
Ulusalcılık!” Yumuşak Ğ vitamini

“I
Şelaleye
Düşmüştür zeytinin dalı;
Celaliyim
Celalisin
Celali.
II
Üç anayasa
ortasında büyüdün;
Biri akasya
Biri gül
Biri zakkum.” Kısa Türkiye Tarihi şiirinden

Bu şiirlerden de anlayacağımız gibi Süreya, şiirinde döneminin ve geçmişinin adeta bir telmihini yapar. Ve her cümlesi açılıp okunması gereken bir kitap gibidir. Yazımızın başından sonuna kadar toparlarsak: Cemal Süreya’nın Şiiri ve diğer türlerindeki ana meseleler üzerinde kısa değerlendirmeler yaptık. Süreya’nın karşı çıktıkları Garipçilere aslında belli bir noktada benzediklerini, Süreya’nın üslubunu şiirini basitleştirmekten kaçtığını basiti bile süslediğini, kelimeleri n basitliği değil anlatımın basitliğine karşı duyduğunu gördük. Bütün bu çerçevede özetlemek gerekirse:

Cemal Süreya şiirin tıkalı olan bir damarını açmıştır.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir