İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Cengizhan Koçyiğit | Çağatay Yaşmut Ropörtajı

”Türk polisiye yazarlarının en az yabancılar kadar iyi yazdıklarını hatta bazılarından çok daha iyi olduğunu söyleyebilirim. Okurlar Çağdaş Türk polisiyesine şans vermeliler. ”

Öncelikle nasılsınız?

Ruhen herkes gibi tedirginim. Gündemden uzak kalamadığım için şu ara çok az şeyden keyif alır oldum. Yazmasam ne olurdum bilmiyorum.

Çağatay Yaşmut kimdir? Çocukluğu, eğitim hayatı, yazarlığı bununla paralel olarak ilk kitabın çıkış süreci…

Size şöyle heyecan verici bir çocukluk ve gençlik hikayeleri anlatmayı çok isterim ama böyle bir hikayem yok. Kadıköy’de geçen öğrencilik yıllarının ardından İstanbul Üniversitesi Ekonometri bölümüne girdim. Okulu bitirdikten sonra uzun süre, başta finans ve bankacılık olmak üzere, çeşitli sektörlerde çalıştım. Ekonomik krizleri, işten çıkarmaları birebir yaşadım. İş hayatındaki ayak oyunlarına yabancı değilim. Bu anlamda gene yazarak aklıma bir nebze mukayyet oldum sanırım.

Yazmaya iş hayatım sırasında başladım. Ancak yeteneğim olup olmadığını anlamam bir yazı atölyesine başlamam ile oldu. İyi ki başlamışım, o kadar kişinin arasında nerede durduğumu görmeme yardımcı oldu. Atölyelerin bu anlamda çok faydası olduğuna inanıyorum.

2008’de Beyoğlu Çıkmazı’nı bitti. Dosyamı koltuğum altına alıp tek tek yayınevlerinin kapısını çaldım. Oğlak Yayınları ile o dosya ile yolum kesişti. Böylece yazarlık serüvenim başladı. Anlatacak ne çok şeyim varmış ki hemen ardından, Şarkılar Susunca, Beni Yavaş Öldür ve Kadıköy Cinayetleri’ni peş peşe yazdım.

Peki, Galip’e geçelim. Galip’ten bahsederken sanki kanlı canlı biri gibi bahsediyorsunuz, o karakteri yaşıyor gibisiniz. Sizce bu neden kaynaklanıyor?

Galip benim kahramanım. İlk romanla başlayan ilişkimiz her romanda biraz daha pekişti. O biraz ben oldu ben de biraz o. Ruhsal açıdan elbet. Bu her romancı için geçerlidir bence. Roman uzun bir koşu. Onca zaman geçirdikten sonra Galip diye biri oluyor. Bazen de yazıhanemdeki bir koltuğa oturuyor. Ben istemesem de! Kadıköy’de böyle bir başkomiserin yaşadığına inanıyorum. Kitabımda onun adresini de veriyorum. İşte bu adresin önünden geçerken sanki bana balkondan seslenecekmiş gibi geliyor. Kafamı kaldırıp baktığım oluyor. Kadıköy çarşısında dolaşırken karşılaşacakmışız hissine kapılıyorum. Asık suratıyla yanımdan geçecekmiş gibi… İstanbul Emniyeti Cinayet Büro’da Galip isminde bir başkomiser olduğunu söyleseler hiç şaşırmam. Ne de olsa onunla yoğun bir sekiz sene geçirdik.

Her çıkan kitapta Galip de değişim gösteriyor, bu değişimlerin sebebi neler? Ruh haliniz mi, yoksa karakteri farklı bir boyuta taşıma arzusu mu? Ya da gelen eleştiriler mi?

Çünkü o gelişimi ben de gösteriyorum. Daha doğrusu inşallah gösteriyorumdur. Bir serinin kahramanından bahsediyoruz. Galip mesleğinden ötürü, yaşam ve ölüm arasında süratli gidiş gelişler yaşıyor. Belki diğer roman kahramanlarından onu ayıran özellik bu. Mesleki deformasyon. Yaptığı işi unutmamalı. Başkomiser, Emniyet Genel Müdürlüğü’nde rütbesi Komiser ile Emniyet Amiri arasında olan polis. Günün sonunda bir devlet memuru. Özel dedektif değil. İçinden gelmese de izlemesi gereken bir dolu prosedür var. Arada sırada raydan çıkıyor elbet, bu da Galip’in farkı.

Duygularını göstermiyor, çok katmanlı bir adam olamaz. Olmayarak kafası daha rahat… Eleştirilere elbet kulaklarımı tıkamıyorum ancak bugüne dek itibar edeceğim derinlikte bir eleştiri olmadı. Keşke olsaydı.

Romanlarınızda mekan olarak Kadıköy’ü işliyorsunuz, bunun dışına çıkmak ister misin Kadıköy- İstanbul dışına, başka bir şehir belki başka bir ülke.

Kadıköy’ün dışında İstanbul’un başka semtlerini de kullanıyorum. Buna da mecburum çünkü farklı sınıflarla temas eden cinayetler yazıyorum. Farklı semtlerdeki atmosferleri kullanıyorum. Mega şehirde yaşamak çok elverişli. Bir de iş hayatımdan dolayı uzun yıllar, adını bilmediğim yerlere, normalde hayatta geçmeyeceğim bölgelere gittim. Bu da kurgunun matematiğine yardımcı oluyor elbette.

Alanınızın önemli isimlerinden birisiniz ve bu durum ödüller ile taçlandırılıyor. İleri de sizin adınıza ödül verilseydi bunun ne olmasını isterdiniz?

İnanın bunun hayalini bile kurmuş değilim, böyle bir iddiam yok. Sanırım ben yaşamdan ötesini şu an kurgulamıyorum.

Kendinizi, yazar değil, polisiye yazarı olarak nitelendiriyorsunuz. Eğer sadece yazar olarak nitelendirseydiniz ne türde eserler vermek isterdiniz?

Beni yazmaya itecek şiddette bir adalet takıntım var. Baksanıza bırakamıyorum. Yine suçu anlatırdım. Bunun için de kendime suç romanı yazarı, derdim.

Genel olarak polisiye romanlarında cinayet çok önemli bir yere sahip. Sizce buna alternatif neler yaratılabilir?  Merkezinde cinayet olmayan bir polisiye kabul görür mü?

Görmez mi? Mesela Sherlock Holmes öykülerinin büyük çoğunluğunda cinayet yoktur. Ancak Holmes hikayeleri öyle tuhaf kurgulardan oluşur ki cinayetin eksikliğini hissetmeyiz. Bu fark onu günümüze taşımıştır.

Benim fikrimi sorarsanız, polisiye öykünün baş rolünde cinayet vardır. Günümüzde sıradan insanlar riske girmeden cinayeti yaşamak ister. Polisiye cinayet üzerinden insanlığı anlatır. Bununla gölge karakterlerimizle yüzleşiriz. Bir saniye durup düşünürsek içimizdeki potansiyel suçlu ortaya çıkar. Bu yüzden, cinayet polisiye romanın olmazsa olmazıdır.

Kendinizi polisiyenin neresinde görüyorsunuz?

Bunun yanıtını okura bırakayım. Onlar beni nerede görüyorlarsa oradayımdır.

Polisiye roman, şu anda edebiyatın neresinde ve nereye doğru gidiyor?

Polisiye roman da aynı diğer edebiyat türleri gibi, nüfusun ve suçun çoğalması, adalet sisteminin açıkları, son yirmi yılda iyiden iyiye hortlayan terör, yalnızlık, parasızlık sebebiyle değişim gösteriyor. Daha acımasızlaşıyor. Ancak teknoloji sayesinde suçlu daha çabuk bulunuyor, ama bu seferde nüfustan ötürü yargıda gecikme yaşanabiliyor.

Popülarite anlamında soruyorsanız bunca sıkıntı içinde okura kaçış ve adalet hissini vermesi açısından yükselişe geçtiğini söyleyebiliriz. Türkiye’ye bakacak olursak, meselâ basılan polisiye kitap sayısında artış var. Dünya Kitap, her yıl en başarılı polisiye romana, Altın Sayfa Polisiye Roman Ödülü veriyor. 2015’te yalnızca polisiye roman yayımlayan bir yayınevi kuruldu. Bu yayınevi, özellikle, Osmanlı Polisiye eserlerini dilimize çevirerek sektöre ve edebiyatımıza büyük katkı sağladı. Şimdilerde aynı yayınevi 221B isimli polisiye edebiyat dergisi çıkartıyor. Bir de bazı üniversitelerimizin Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinde polisiye edebiyatı dersi okutuluyor ki bu çok güzel bir haber.  Türk yapımı polisiye dizi ve filmlerin çevrildiğini görmek de çok sevindirici elbette.

Bir polisiye dizi projeniz vardı yanılmıyorsam, onunla ilgili son durum nedir? Ve başka projeleriniz var mı?

Beyoğlu Çıkmazı romanımın senaryolaştırarak TRT’in Ev Sineması Projesi için gönderdim. Bunun dışında, herhangi bir dizi veya film projem şu an yok. Hali hazırda iki kitap üzerinde çalışıyorum. Galip öyküleri ve yeni Galip romanı. En az bir yıl başka hiçbir şeye yoğunlaşamam.

Polisiyenin dışına çıkarsak eğer, Çağatay Yaşmut kendi alanı dışında kimi okur kimi sever?

Felsefe benim en büyük tutkum aslında. Bunun da altında yaşamı sorgulamam yatıyor. Lisans  üstü eğitimimi de bu alanda aldım zaten. Okulu bitirdiğim halde hala ders kitaplarım baş ucumda durur. Konferans ve sempozyumları kaçırmam. Felsefe ile ilgili yayınları takip ederim. Suç hayatın her alanında beni ilgilendiriyor. Polisiye alanındaysa yerli yabancı tüm neşriyatı takip ederim. Yeri gelmişken şunun altını çizmek istiyorum. Her millet önce kendi kültürünü bilmek durumundadır. Dolayısı ile edebiyatını da. En azından fikri olmalıdır. Bilginin sınırı herkese göre değişir ancak bilhassa yazıya soyunanların bu konuyu atladığını üzülerek görüyorum. Sadece yazarak bir yere gelemezsiniz. Çok okumanız, güncel edebiyatı, dili ve piyasadaki ürünleri takip etmeniz gerekir. Son çıkan filme gitmekle olmaz, çağdaş yazarların kitaplarını almalısınız. Zaman ve para harcamalısınız. Örneğin ben polisiye yazıyorum. Dolayısı ile tek bir kitabı basılmış bir yazar adayını derhal alıp okuyorum. Reklamı yapılmasa da üye olduğunuz kitap satış siteleri size yeni çıkanların haberini veriyor. Ayrıca kitapçılarda yeni çıkan raflarını takip ediyorum. Yazmak için okumak zorundayım. Nerede olduğumu piyasanın nereye gittiğini bilmeliyim. Klasikleri hepimiz bir şekilde biliyoruz ancak çağdaş edebiyattan bu kadar kopmamalıyız. Bu beni rahatsız ediyor. Herkes yazmak istiyor ama kimse okumak istemiyor!

Son olarak söylemek istedikleriniz?

Türk polisiye yazarlarının en az yabancılar kadar iyi yazdıklarını hatta bazılarından çok daha iyi olduğunu söyleyebilirim. Okurlar Çağdaş Türk polisiyesine şans vermeliler.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir